27 Mayıs 2017 Cumartesi

Çok Havalısın Be Endüstri 4.0

Selam endüstri 4.0, çok havalısın, heyecan veriyorsun. Herkez ağzından köpükler çıkararak senden bahsediyor, bireysel ve gruplar halinde seni hayal ediyor, seni elde etmenin yol haritalarını çıkarıyoruz.

Tek gecelik bir ilişki olmayacağın kesin. Çaya çıkmaktan da fazlasını yapmalıyız senin karşılıklı çalışabilirlik, gerçek zamanlılık gibi SGK tadında kriterlerini karşılamak için. Şu dijital hormonlarımızın bir kudurukluğu, azgınlığı geçsin, şu aileler bir tanışsın (modeller Paris, kaynaklar ve nitelikli insan gücü Uzunçayır), Türkiye' de ne kadar nesneler arası iletişilebilinir anlayalım. Gerçi aşk umut etmekle başlar.

Teknik tarafının dehasından etkilenmemek ve getireceği verimlilik, sürdürülebilirlik, bıdı bıdı değer akışlarını üretimin geldiği noktadan azıcık bile dışlamak mümkün değil. Bununla beraber üretim ve teknolojinin geçirdiği bir aşamadan çok daha acayip, derin, ürkütücü, 50 yıl sonra insan nedir sorusunun cevaplarını değiştirecek bir itiş ve çekiş gücü var. İletişim kurma ve üretme şekillerimiz değişecek. Birbiri ile işbirliği kurarken kıçı çıkan neslimin bence makinayla daha rahat olur kafası, orası kesin.

Neden psikoloji, felsefe, sosyoloji bununla mühendisler kadar ilgilenmiyor? Affedersiniz ama endüstri 4.0 kerhanesine dönmüş sunumlar, workshop lar silsilesinin içinde bu başlıklarla ilgili daha fazla anlatmıyor birileri?

Dokunmayı yazacaktım ben aslında. Yıkandıktan sonra ananemin saçlarını kemik tarak ile tararken, parmaklarımı beyaz ıslak saçlarının arasından yavaşça aşağı çekerken hissettiğim gerçek zamanlılıktan...Oğlumun siyah uzun kirpiklerini iki dudağımın arasına alıp, dudaklarımla uzunluklarını ölçmeme izin vermesinin sürdürülebilirliğinden... Bir kadınla bir erkeğin bir birini azar azar ve lezzetli tadarak oluşturabileceği işbirliklerinden...bahsedecektim.

Hay Allah senden razı olsun be endüstri 4.0, tuttuğun altın olsun vallahi!

18 Temmuz 2014 Cuma

Süper Kahraman Stajı


Bence her hamileye bir kahraman, bir kaç da Çarli’nin Melaikelerinden lazım.

Sanırım ben şanslıyım, çünkü Memo vardı. Kahramanım.

Amazon ormanları gibidir benim kocam. Gürbüz, yemyeşil, büyülü huzurlu, kütür kütür şelaleli, değişik dağ çilekli. Bir değil ikidir, iki değil, üçtür. Yürürken yürürken hayran olunur. Konduğu kaba yavaş, dikkatli ve incelikli yayılır. Zekası göğsünde, çiğ etin tavada döndürüle döndürüle mühürlendiği gibi tavlanarak kıvamlaşmış, şahsiyet ve karakter olarak tavırlarına lezzetli bir ana yemek ağırlığında kurulmuştur.

Bence tüm süper kahramanların dokuz aylığına hamilelerin yanında staj yapması lazım. “Hamile insanı” ile başa çıkan, dünyayı insanlığı falan bence totosunun ucu ile bile kurtarabilir.

Örneğin ben fiziksel olarak harika bir hamilelik geçirdim. Taş çatlasa bir ay midem bulandı, o da sabahları serviste. Beş kilo muz yiyim, arkasından üç bikmek, on ila on beş kilo arası can eriğe kafa koyiim gibi bir aşerme durumum olmadı. Mide yanması bakımından en fazla ağzımdan son aylarda birkaç ejderha çıktı. Yok kasık ağrısı, yok bacak krampı, aman kafam çatladı çatlayacak şikayetlerim olmadı. Dediğim gibi fiziksel olarak çok nefistim bence. Sadece çeçe sineği, tüm aşiretini toplayıp, aman da Zeynep Hanımlar da burdaymış yalakalığıyla bir temiz soktu beni sanırım, beş ve dokuzuncu ayın arasındaki aylar dışında sürekli uyudum. Dokuz ayın sonunda toplam on iki kilo aldım ki tereyağlı beytiyi kıymetli bir uyuşturucu olarak gören kendimden şöyle bir yirmi kilo bekliyordum aslında. Göbekte, totoda beklenen çatlaklar vuku bulmadı, eğer daha önceden bir seksapelim var ise zayi olmadı.

Heee, tabi o kadar hormonun bir yere etki etmesi lazım değil mi? Hangi şahsı muhterem organ dersiniz? Kafası karışmış on aslan gücündeki hormonlarım sağolsunlar göbeğimi değil de kafa tarafımı oldukça çatlattılar. Zayi oldum.

Her şey mi üzer kardeşim bir insanı?

-“Mehmeeettt, o reklamdaki kadın ne kadar hüzünlü bakıyordu, çok yalnız bir insağğn, ühühühühühhü” ( ped reklamı)
-“Hayır bağırdın, hüngürrrt, bağırdın bana, sesin bağırma gibi çıktığğğ” (karıcım üşürsün, camı kapıyorum)
-“Ulaaaaaynnnn, dalarııım ulan sana, in lan aşşaa, .ötün yiyosaa in aşşaaağaaaa” (ineceğim yeri biraz geçen minibüsçüye)
-“He, akşam geç mi geleceksin eve? Neden? He, bir düğüne gitmen gerekiyor, akraban… anladım…hııı…peki o zaman, görüşürüz”.  (Sanırsın Nikaragua’ya gitti, 5 yıl gelmeyecek, akşam Mehmet gelene kadar ağlamaktan mor erik olmuş gözler, çok yalnızım)
-Yok bu iş olmayacak, başarısız olacağız, her şey karanlık, hakkımda hiç iyi düşünmüyor, galiba bu da beni sevmiyor, benim neyim varki, vay bana vaylar bana…vır vır, bır bır, uykusuz takık geceler…hüngürt.

Bir gün bile beni boğma, iki tane ağzıma çarpma emaresi göstermedi Mehmet. Sonsuz sakin, haklısın karıcım, tamam karıcım repliği ile sıcacık göğsünü bana siper ederekten hormonlarımı profesyonel bir tenisçi edası ile karşıladı. Ağlama krizlerimi hiç bastırmadı, içimde ne kadar küçük kız çocuğu varsa son sümükleri de akana kadar hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öfke krizlerimde uzun tırnaklı kedili kadın olduğumda, durduk yere 8. oktavdan gürlediğimde, küfür ettiğimde, kendimi yerlere atıp, böğürdüğümde, haklılık aramadı, egosunu ortalara çıkarmadı. Çok cıvıttığımda, sınırlarını tok sesi ile belli etti, hamile olduğum için bu sınırın ötesine geçmeme kararı olduğunu, bu karar nedeniyle olsa bile bokunu çıkarmamam gerektiğini net ve tek celsede bana iletti.

Bunun dışında; alışveriş yaptı, yer sildi, çarşafları düzeltti, çamaşırları yıkadı, bulaşık makinesini doldurdu, tabakları yerleştirdi, üstümü örttü, kaldırdı, indirdi, bebek alışverişine katıldı, sağlıklı yememe özen gösterdi, karıcım çok güzel olmuşsun dedi, yorgunluktan ölürken, sırf ben hava alayım diye erken kalktı, beni gezdirdi, çiçekler aldı, tamam bırak ben yaparım dedi, son ana kadar kadın olduğumu unutturmadı, bebekler ile ilgili belgeselleri usanmadan seyretti, aldığım küçük bir çorapta bile benimle birlikte mutlu oldu.

Spaydır Meni tüm bunları yaparken bir düşünsene? Öyle haybeden süper kahraman olmak kolay.

Yazımızın başında sadece Çarli’nin yetmeyeceğini, yanında birkaç melaikenin de zaruri olduğunu söylemiştim.

Bu melaike kesimi, anne, anane veya muadilleri (teyze, abla…vb.) olabilir. Önemli olan karşılık beklemeden, özveri ile hamileye yardım edebilmeleri, her türlü psikopatlığında onu sevmeye devam edebilmeleridir. Sanırım annem ve ananem olmasa idi, aç kalırdık, kafamızda bit olurdu. Çünkü ben yemek yapmak yerine uyumayı, temizlik yapmak yerine uyumayı, bebek alışverişi yapmak yerine uyumayı tercih ediyordum. Bu kesimin üzülmeye, stresli olmaya kesinlikle hakları bulunmaz. Bir kere üzülseler, hamile insanı bunları çok sevdiği için, üzüldüler diye üç yıl ağlar, kafasına takar, üzüldüklerine üzüleceklerine pişman eder onları. Stres olsalar ve es kaza hamileyle bir tartışmaya girseler, hamile gün içinde biriktirdiği hormonları ile aniden bir Street Fighter ambiyansı yaratabilir, aduuuket yapabilir, fakat hemen arkasından pencereden hezeyanlar içinde atlama girişiminde bulunabilir. Hadi ayağı takıldı düştü, allah muhafaza kimse vebalini almak istemez. Bu kesimin ilgisi alakası hamile için temel olmakla birlikte, bebek ve süreç hakkındaki tecrübeleri de kendini güvende hissetmesini sağlar. “Hııı, öyle mi diyosun anne, hıı, bebek saç parlatıcısına ihtiyaç yok mu, anladım, ama internette okudum, çok faydalı diyor, hıı, tamam salak olmıycam tamam anne”.

Melaikelere ek olarak, sabırlı iş arkadaşları da çok önemlidir. Bebeği değil de hamileyi bir suyun içinde gibi hayal ederler ve onun henüz gelişmemiş, gelişmekte olan bir infant olduğunu düşünürlerse işler kolaylaşacaktır. Eğer iş arkadaşı olarak birinin hayatında unutulmaz olmak istiyorsanız, ona yardım edin. Örneğin, sen stres olma ben şu işi yaparım deyin, ardından üç yıl eve temizliğe çağırabilirsiniz. Öğle yemeğine çıkış zamanlarına dikkat edin, yemek zamanı geçtiği takdirde içinden büyük bir öküz çıkabilir veya tansiyonu ikiye düşebileceği için başınıza bela olabilir.

Hamilenin yakın arkadaşı iseniz, arkadaşlığınızın eskisi gibi devam etmesi yapabileceğiniz tek şey hamile kalmak olabilir. Nitekim içki ve sigara kullanamayan, üçüncü cümlenin sonunda esneyen, zora gelemeyen hamileyi çekebilmenin, onunla eskisi gibi ruh eşliği yapabilmemin yöntemi ya koala olmak ya da hamile olmak olabilir.


Dokuz ayda emeği olan herkese gönülden teşekkür eder, tüm hamile ve hamile yakınlarının gözlerinden öperim.

11 Ocak 2013 Cuma

DEMİRKUBUZ'a

Ya allahaşkına  tüm tanıdığım entellektüel camiamdan rica ediyorum; biri Zeki Demirkubuz için hissettiklerimi anlatsın. Misal biri yazsın, cümlelerin altını çizelim, o zekamızın ve essahlığımızın hakiki cerrahlığıyla kitapların her sayfasını bir bir deştiğimiz günlerin hatrına.
Zeki Demirkubuz; masumiyet(1997),yazgı(2001),kader(2006),yeraltı(2012)
Sevmiyorum bu adamı.
Her filmini tereddütle izliyorum.
Misal, Cuma günüme denk getiriyorum.
Bunalım bi insan bence havasındayım. Hafta içi misal ben Hürrem seyrederim. 11 de yatar, 8 saat uykunun kendine güveniyle kalkarım.
Cuma olduğunda ve o vakti kendime ayırmışsam, Zeki Demirkubuz’u merak ediyorum. Masumiyet ile başladığım tatlı şaşkınlığım, bana diğerlerini arattı.
Sevdim çok masumiyeti.  Temel ihtiyacına hak verdiğin an, işte tüm hakettiklerine süre verdiğin bir andır. Bunu biraz uzatmak lazım. Hakettiklerinin, senden gayrı bir süreye ihtiyacı olur. Bu süreye inanmak lazım.
İşte Demirkuduz, ki bence kuduz,bu süreye önem veren bir adam.
Kendi kafasındakinin dışına çıkmayan, o gerçek sınırlar içinde bile insan olmanın türlü sürelerine isabet eden soğuk ama gerçek bir hasbihalliği var. O, belli yerlerde bu soğukluğunu farkedip, eritmeye çokça çabalamış olsa da.
Eksik olan umudu.
Çizemiyor onu.
İnsanı, o çok zor, tüm zayıflık ve türlü güç veya bildiğimiz tüm averajları ile yerine çiviliyor Demirkubuz. Bu haliyle de de çok çok fazla elbet. "Varoluş, özden önce gelir”i gerzek keskin mesajlardansa, azar azar, usul usul zerkediyor filmlerinde. Üstelik, bu böyledir havası da yaratmıyor. Ben böyle düşümdüm, bu filmi yaptım, çok emek verdim, sen nasıl değerlendirirsin bilmiyorum ama beni aşan bir yeteneğim var, disiplinimle süzdüğüm, hayatımca edindiklerimle sana açtığım budur, çok da söz edemem, bu cümleden de çok çekindim, işim cümle değil ” havası yaratıyor ve uzaklaşıyor.
Her filminin sonunu tanımlayamadığın, hak verdiğin, ama hak da verilmeyecek, insan olmanın sıradanlığını ve  sıradışılığını kesin kararlarla değil, denk düşen, sağlamca yakalayan sezgilerle bitiriyor Demirkubuz. Bu noktanın ötesine karışmıyor.
Bu haliyle zaten bir deha benim için.
Şunu merak ediyorum:
Ya Demirkubuz, umut etmeye cesaret ederse?
Hakikaten, tüm bildiklerinin ve inandıklarının dışında yeteneğine istinaden buna cesaret ederse ne olur?
Yani bildiğini değil, bilmediğini yaratmaya cesaret ederse ne olur?
Hasretle dehasından beni büyütmesini dilediğim budur.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Dar Hejiroke


Ben çok üzüldüm ona pet şişe attıklarında, yuhladıklarında...kalbim kırıldı. İşin aslı bu.

“Biz”i “onlar” üzerinden tanımlayan, duygularına sabır gösterememiş, kendini, keskinliğinden ve etrafındaki kendi suretinin çokluğundan dinlemiş...bir kaç on kişi...sesini durdurmuş onun...git demiş...aşağılamış...müziğini orta yerinden kırıvermiş.

Yavuz Turgul’un yönettiği “Gönül Yarası” adlı film başlı başına güzeldi ya hani, ama Aynur Doğan olmayaydı ne ağlatacaktıki bizi? İçlerimizdeki o derdi yükü,  ifil ifil aileden, merhametten, sevgiliden turuncu güneşlere yatırılmış, rafine edilmiş, hareşo örgüsü gevşekliğinde hüzne  kim böyle ustaca teslim edecekti?

Film, film oldu sesinin bakır hızmasıyla. Müzisyen az mı doktor?....Bir ağrı kesimi ...bir ateş düşümü,bir can havli sonu benim için.Değmez mi minnete bilmem ki...kürt diye ağlatamaz mı,şükrettiremez mi sesindeki deryaya ennihayet?

Duygularımın sahip çıktığının, sırf ırkı, kökeni, dili yüzünden acıtılmadığı, yaralanmadığı bir coğrafyada yaşamak istiyorum. Her şeyin bu kadar çabuk ters yüz edilmediği,öfkelerin insanlık adına dönümsüz yitimlere “nasıl oldu bilmem birkaç saniyeye” dolmadığı,her şeyin bu kadar “ben”,”sen”,”biz”,”siz” ,”hele onlar”lığının hunharca ezmediği bir coğrafyayı özlüyorum.

Bir sesin duruluğu ve doluluğu karşısında gözlerim dolduğu zaman,sesin sahibine pet şişe atılmasını,onun incitilmesini istemiyorum.Bu beni küçük düşüyor.

Aynur Doğan’ın o derya sesinden gerisine şüphe etme ihtimali beni kendime düşürüyor.

Çok kırılıyorum o zaman. Onu üzenin kökenim yüzünden ben olduğumu hissediyorum bir yerde. Mahçup oluyorum. Sonra toparlamak için bende bir "biz" ama "onlar" bizden değil elde ediyorum. Kendimi o kökenin içinde ayırmak ayrı bir aklı selim noktaya koymak zorunda hissediyorum.

Bu  beni kırıyor.

"Kökenim".. anlamını bilmesemde bu dilde de ağlamak istiyor.


Aynur Doğan-Dar Hejiroke
http://www.youtube.com/watch?v=qREQ2T6nS80&feature=related



25 Ocak 2011 Salı

Sıkıcı Toplumsal Yazı



Barış’la taksideyiz. Kadiköy’deki elektronikçiler çarşısından mp3, mikrofon, ses kayıt programı, cep telefonu kulaklığı, dişi uzatma kablosu gibi benim iyisini mümkünatsız anlayamayacağım, 15 yaşındaki “new generation” kardeşimin ise 700 kilometre öteden şıp diye anladığı hayatımızın “IT helpdesk”inin zaruri parçalarını almışız. Özellikleri anlatıyor Barış, cigahertzler, megabaytlar...

Siyaset biliminde bir yapının içindeki insan davranışlarını ve sonrasında da devletlerin davranışlarını neyin yönlendirdiği ile ilgili iki yaklaşım var. Milyonlarca yaklaşım var da ikisinden bahsedeceğim. Bunlardan birincisi, insan davranışları der “simple calculation of optimality” nin sonucudur . İnsanın temel güdüsü yaşamını sürdürmektir. Dolayısıyla rasyonel bir varlık olan insanı(??) davranışa iten temel motivasyon, beklentilerini, çıkarlarını tatmin etmektir. Güç istenci kişinin davranışlarını ve diğer aktörlerle ilişkilerini açıklamakta önemli bir değişkendir. Kişi bir yapının içine girdiği zaman ki bu bir kurum, bir topluluk, bakkal bile olabilir,bir karar vermeden,ardından eyleme geçmeden önce kendine şu soruyu sorar: “hımm...benim kaynaklarım şunlar, e önceliklerim de bunlar, e bu bakkalda bulunan maddesel kaynaklar da şunlar, o zaman şunu yapmak,misal şöyle nefis bir sucuklu yumurta yapmak için tereyağı almak benim için ideal (logic of consequentially). Koçum çok akıllıyım ya! Aaa..para yetmedi, o zaman ben şu ananeme bir yağ çekiyim, ilişkimi kuvvetlendireyim (güç dengesi) de bir 20 lik kapayım”.

İkinci yaklaşım ise yok yaa der! Bir kerem kişi bir topluluğun parçasıdır, bir ton şey öğrenmiştir, etkileşim içine girmiştir, efendim kimliği olmuştur, nebiliyim, çoluğu çoçuğu vardır, geleneğin göreneğin içine doğmuştur, ekonomik, sosyal bir ton dinamik beynini yemektedir, öyle zort zort optimality kıvamında kararlar vermesi için oyunun kurallarının sabit ve tercihlerinin değişmiyor (fixed, exogenous preference scales) olması lazımdır. Kişi bir karar vermeden, ardından eyleme geçmeden önce şunları göz önünde bulundurur: “ben kimim, allahım ne olacam ben bu gidişle, ne bekleniyor benden, nasıl bir rol üstlenmeliyim, şu havalı bütünüme sucuklu yumurta yemek yakışıyor mu, içinde bulunduğum yapıda onay görür mü?” Yani kişinin ne anladığı ve kendi geçmişine, öğrendiklerine, sosyal çevresinden edinimlerine... vb. göre anlamlandırdıkları, ha bir de kişinin nasıl algılandığı ve uygun bulunup bulunmadığı (logic of appraopriateness) davranışı açıklamakta önemlidir. Makro level değişkenler, kültür, kimlik incelenen konular. Granovetter and Swedberg [i] öyle güzel açıklamış ki:

“the distinction between rational and nonrational behaviour is artificial because much behaviour may not be irrational once placed in a larger context. Constitutive character of cultural and cognitive framework in action model is important. There was enourmous uncertainity for the actors to make simple calculation of optimality. Action is tightly bounded up with interpretation, because the efforts to cope with uncertainity necessitate interpretation and social interaction.”

Diyor ki rahat ol, bu koşullar altında en akıllıca hareketi yapman mümkün değil. Baksana etrafına dünya belirsizlikle dolu, her şey değişiyor ve birbirini üretiyor. Senin neyi nasıl yorumladığın önemli. Arkadaşlar neyi nasıl yorumlayacak halimiz mi kaldı ki bizim? Teknolojik araçlar, hız, aşırı bilgi, çeşitlilik, her an erişilebilirlik üzerime boşalıyor benim. Hayatımızdaki şu IT mühimmatı davranışlarımızı açıklamakta, ya da açıklayamamakta nasıl belirleyici oldu. Bilgiye eriştik bir tuşa bastık,1 kontüre Fiji adasını aradık, Bach’ı surround sistem dinledik, facebookta ünlü olma güdümüzü evimize hizmet rahatlattık, playstation la orgazm olduk, çok bildik, iletiştik. Her şey o kadar ortada ve bilindik oldu ki benim kafam çok karıştı. Bu belirlilik ortamında pek de bir şey görebilir olmadım. Aşırı yorumdan tıkandım.Her şeyin rasyonelini bilen, yorumlayan, nasıl algılanacağını tahmin eden,ama davranmayan bir jenerasyon... Duygularının bildiklerine yetişemediği, ekranlarla güdülendiği gençcikler. Özür dilerim sıkıcı yazıcıyım bugün.



[i] M. Granovetter and R. Swedberg, The Sociology of Economic Life, 2nd Edition, Westview Press, 2001,pp 75

21 Ocak 2011 Cuma

eşekkler ağlağğmazz,sil göğğzünün yaşşığnıı


Sabah alelacele kapıdan çıkarken, bağcıksız ayakkabı giyebilebileceğim bir pantolon seçmiş olmak,

Sosyal Demokrat Mahir Amcam beni keyif dolu bir sofradan espri yapmak için arayınca,

Yanlış kişilere gönderdiğim maili re-call yapmayı becerdiğimde,

Asansörde karşılaştığım kayık saçlı yaşlı teyzeler eski İstanbul aksanıyla konuşunca,

Ayağımı sıcacık yorganın içinde suyun içindeymiş gibi ağır çekim sağa sola kaydırınca,

Taksici abi kuruşu kuruşuna para üstünü verirse,

Eve giderken diş macunu almayı unutmazsam,

Duyduğu şeyden hipnotize olmuş kardeşim, sol kulağını gitara doğru eğip, kafasını melodinin içinde gezdirirken,

Ananem kendi boyundaki ayran şişesini canhıraş sallarken elinden kaçırınca,

Yeşil, mor ve griyi bir arada gördüğümde,

Son anda çantamın içinde bulduğum selpakla göz göze geldiğimde,

Altın çilek gibi değişik bir meyve yediğimde dilim kamaşınca,

Her hangi bir şey beni şaşırttığında,

Yılardır aradığım yeşil taşlı yüzüğü yeğenimin zulasında bulduğumda,

Dünya eliti annem direksiyonun başında kamyon şoförlerini tırsıttıracak özlü sözler ettiğinde,
Lüle saçları öptüğümde,

Öğrencilerden birinin yukarı doğru bakan karışmış kafasının hizasına girmek için zıpladığımda,

Biri bir şeye cesaret ettiğinde,

Gülümserim.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Khachaturian-Gayane: Sabre Dance (meali:işyerinde koşan kadınlar)

Çok...evet evet...inanmazsın aynısı ben de var. Ne yedik ki sanki..yağdan yağdan...Hıı..Ya bi şikayet etseydik IK ya. Asönsörde göbeklerimize bakarken buluyoruz kendimizi. Kırmızı eşekle göz göze geliyoruz aynada. Muzip bir cızırtı geçiyor bakış görüş mesafesinde,aynı anda pat diye son nefesimize kadar salıyoruz karnımızı. Heheh, hoş oluyor bence, aslı bu, koca göbekli. Hadi böyle yürüyelim koridordan diyorum .Kıkırdayıp, yok bööle yürümesi zor diyor. Ofislere geçiyoruz. Mümkünatsız, en ufak bir çözülme yakalayamıyorum rehavet-i baskında. Kapıyı kapıyorum, ayakkabılarımı çıkarıyorum.Yok çıkarmıyorum,üşüdü gibi oldular bir an. Ayakkabıya da alışamadım zati. Fucik'i açıyorum,işteeeee aradığımmm çayır bayır. Hadi koşalııımm. Ayyihh negsel koşuluyooooo


  • Fucik-Entry Of The Gladiators
  • Khachaturian-Gayane: Sabre Dance
  • Saint Saens-Carnival Of The Animals: Aquarium
  • Rimsky-Korsakov-Tale Of Tsar Saltan: Flight Of The Bumblebee
  • Robert Miles-Tubular bells
  • Yann Tiersen - La Noyee
  • Chuck Berry-You never can tell
  • Overture And All That Jazz-Chicago
  • Libertango- Yo-Yo Ma -Soul Of The Tango: The Music Of Astor Piazzolla
  • Paco de Lucia -la Barrosa
  • Prince – Kiss